SİTEYE DAİR

Öncelikle hoşgeldiniz... Bloğumu 2012 martında heyecanla açtığımda, izlediğim oyunların bende yarattığı etkiyi ve birikimim yettiğince bu oyunları yorumlamayı ve paylaşmayı amaçlamıştım. Sanatın pek çok alanıyla ilgili olmama rağmen tiyatro ile akademik anlamda bir bağım yoktu, çevirmen olduğum için "Tiyatro Çevirmenliği" çok ilgimi çeken bir alandı. Kendimi geliştirebilmek adına pek çok oyun izledim, okudum, araştırdım, düşündüm. Halen devam eden ve edecek olan bu süreç, tiyatroya olan sevgimin dışında ayrı bir bilinç ve birikim kazandırdı. Bundan sonra oyunlarla ilgili yazılar dışında, tiyatroyla ilgili farklı paylaşımlar da yapmak niyetindeyim, çünkü sanat insanın ruhunu zenginleştirir. Bu zenginliği her zaman paylaşmak dileğiyle, Onur.
Altıdan Sonra Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Altıdan Sonra Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ekim 2013 Pazar

"YOKUŞ AŞAĞI EMANETLER"


                             “YOKUŞ AŞAĞI EMANETLER”

     ALTIDAN SONRA TİYATRO& LOKOSTOFF! ORTAK YAPIMI

 
Yönetenler: Yaman Ömer Erzurumlu – Wilhelm Schneck

Teknik Sorumlu: İhsan Dehmen     

Teknik Asistan: Onur Kiraz

Ses Tasarım: Onur Kahraman

Fotoğraflar: Erhan Yürük

Afiş Tasarımı: Alper San

Oyuncular: Gülşah Fırıncıoğlu, İsmail Sağır, Kathrin Hildebrand (konuk oyuncu), Selen Şeşen, Sinem Öcalır, Yaman Ömer Erzurumlu
 
 
                              
Haziranda sezonun kapanmasından bu yana tiyatro ile ilgili pek çok oyun kitabı, makale ve deneme okudum. Tüm bu okumalar tiyatroya dair ilgim ve birikimimi geliştirmemi sağlarken, aynı zamanda her zaman “acaba daha farklı bir tiyatro nasıl yapılır” sorusunu düşündürdü. Lisans tezim için seçtiğim oyunu çevirirken Fransa tiyatrosunu tanıma fırsatım olmuştu ve İtayan sahne anlayışının yanında pek çok alternatif tiyatro örneği bulunduğunu görmüştüm. Bu tiyatroların oyunları, kimi zaman bir çatı katında, kimi zaman bir ormanda, kimi zamansa bir çöp konteynerında oynanabiliyordu. İstanbul’da da oyunlarını, tiyatro anlayışlarını çok önemsediğim alternatif tiyatrolar var (ve iyi ki de var, artık kıymetlerini çok daha fazla bilmemiz gerekiyor).  Ancak bugüne kadar hiç tiyatro salonu dışındaki bir mekânda (“Yokuş Aşağı Emanetler”, Gönül Sokak, İstiklal Caddesi ve Kumbaracı Yokuşunda geçiyor) geçen bir oyun izlemediğim ve “daha değişik ne olabilir” düşünceme yanıt verdiği için “Yokuş Aşağı Emanetler” farklı bir deneyim oldu. Oyunun ortak yapımcısı Alman Lokostoff! Tiyatro topluluğu ise on iki yıldır oyunlarını tiyatro salonu dışında sergiliyormuş, bir tramvayda “Hamlet” oynamışlar. Başarılı ya da başarısız olsun, deneme cesaretini göstermek bile bence çok önemli. Ki bu cesaretin tiyatronun dinamizmini sağlayacağına inanıyorum.
Oyunun teması “kentsel dönüşüm”. Oldukça geniş olan bu temayı beş karakter üzerinden izliyoruz. Her yemeğin bir hikâyesi olduğunu söyleyen Rum aşçı Dudu (Gülşah Fırıncıoğlu), fiziki anlamda sağ kolu olmayan ama başkasının “kolu olmuş” anahtarcı (Yaman Ömer Erzurumlu), bir palyaço (Selen Şeşen), bir kâğıt toplayıcısı ( İsmail Sağır) ve oyunun en başından beri seyirciye eşlik eden en aktif karakter kibritçi kız (Sinem Öcalır). Oyun, Gönül Sokak’ta başladığında size “abla/abi kibrit alır mısın” diye soruyor. Tıpkı kâğıt toplayıcısı Yusuf’un Kumbaracı yokuşunda kendi hikâyesini anlattığı zamanki gibi, oyunculuk konumunda en ufak bir abartı görmüyoruz. Gerçekçi karakterler ve sade oyunculuklar. Fakat burada Palyaço ve Dudu’ya biraz daha yer verilemez miydi diye düşündüm. Gerçi Dudu bize hikâyesini anlatıyor ama Palyaço’ya dair bir bilgi öğrenemedik. Bu karakterlerin dışında Anahtarcı da hikâyesini anlatıyor ama beni en çok etkileyen karakterler Kibritçi Kız ve Yusuf.   Bu etkilenme durumunu ise oyunculuktan ziyade bu iki karakterin baskın tutulmasına bağlıyorum. Oyundaki rollerin ağırlığı bana göre 1) Kibritçi Kız, 2) Yusuf, 3) Anahtarcı, 4) Dudu ve 5) Palyaço şeklinde. Seyrederken aynı zamanda yoldan geçen bilet almamış seyircinin tepkilerini de gözledim, bu açıdan bakıldığında Palyaço ilgi uyandıran bir karakterdi. Tabi bu seyirci nüfusunu arttıran diğer nokta ise Palyaço’yu İstiklal’de izliyor oluşumuzdu. İnsanlar merak ediyor, ilgi gösteriyordu. Yusuf’un hikâyesini dinlerken ise yokuşa indiğimiz için sadece biletli seyirci ve arada yoldan geçen birkaç kişi vardı. Yusuf’un sahnesi bence bu oyunun oyunculuk anlamında en zor sahnesiydi. Hem karakterin hareketini yansıtmak, hem öyküsünü anlatmak, bir yandan sırtında kocaman kâğıt toplama torbası varken yoldan geçen arabalara yol verip (hatta kimisinde “geç abicim” diye takılarak) seyircinin de ilgisini bir an kaybetmeden oyunu devam ettirmek kolay olmasa gerek. Bunun için İsmail Sağır’ı tebrik ediyorum.
Beş karakter izlesek de “kentsel dönüşüm” adı altında dönüştürülmeye, hikâyelerinden koparılmaya, uzaklaştırılmaya çalışılan bir toplum ve öğeleri arkaplanda sözü edilen.  Oysa Dudu’nun dediği gibi hikâyesiz yemek olur muydu? “Kırk yıllık hatırı olduğu söylenen bir fincan kahveyi bir masa etrafında beraberce içmek” kendi arzumu da dile getirmesinin yanında, oyundan aklıma kazınmış önemli bir söz.
“Yokuş Aşağı Emanetler” ekim ayında sadece 23’ünde oynayacak. Kasımda oynar mı bilmiyorum ama kış nedeniyle bahara kadar olmayacak. Oyunun bir sene önce prömiyer yaptığını da varsayarsak, geç kalmadan izlemenizi isterim. Oyunu –tabi biletinizi aldıktan sonra- Sultanahmet Köftecisi’nin yanındaki Gönül Sokak’ta Propaganda’nın yanında kurulmuş standtta kimliğiniz karşılığında kulaklık alarak izleyebiliyorsunuz. Tüm sahne geçişleri, mekân değişiklikleri ve ses sistemi sorunsuz işledi, seyircinin dikkati dağılmadı, aksine gitgide daha da ilgi duydu, güvenlik konusunda da bir sıkıntı yaşanmadı. Dilerim bundan sonra bu tarz dış mekân oyunları artar. Ki artması yepyeni bir tiyatro seyircisi sağlayacağı inancındayım.
Son söz: Gezi Direnişinden sonra içlerinde Kumbaracı50’den Yiğit Sertdemir’in de yazarı olduğu dört yazar dört farklı hikâye ve oyuncuyla “Gezerken” adlı oyunu sahnelemeye başladılar. Bu oyun haziran ayından beri İstanbul’un pek çok parkında sergilendi. Henüz izleyemesem de dış mekânda oynanan bir diğer oyun olarak örnek gösterilebilir. Altfest adı verilen yeni metinlere dayalı tiyatro festivali kapsamında yarın akşam ilk olarak bir kapalı mekânda (Maya Cüneyt Türel Sahnesi) sahnelenecek.
 
                                          
 
                                        

27 Mart 2013 Çarşamba

“EVARİSTO”


                                 “EVARİSTO”

“İnsanların yaptıkları kötülükler yıllar boyunca hatırlanır ama yapılan iyilikler kendileriyle mezara gömülürler…”

“İnsanlık tarihi dediğin nedir ki çuval çuval kül…”

 


Yazan: Civan Canova                                 

Yöneten: Nihal Koldaş

Oynayan: Ayşenil Şamlıoğlu

Mekân ve Kostüm Tasarım: Başak Özdoğan

Işık Tasarımı: İsmail Sağır, Onur Kiraz

Asistan: Sinem Öcalır

Fotoğraf: James Hughes

 

Kumbaracı50’nin “6 Üstü Oyun” Projesi’nin ilk oyununa birkaç hafta önceki yazımda değinmiştim: “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi” adlı bu oyun, çok önemli bir konuya, toplumumuzda transseksüellerin yerine değinmekte… Gerek konusu gerek Sumru Yavrucuk’un sahnede devleşmesiyle bu sezon izlediğim oyunlar arasında önemli bir yer almıştı “6 Üstü Oyun /1”…
                          

 O zaman da değindiğim gibi “ 6 Üstü Oyun” projesi altı farklı yazarımızın yazdığı, teması “bugün” olan tek kişilik oyunlar. İlkinin heyecanından sonra ikincisi “Evaristo”’yu da merakla bekliyordum. Bu merakın kaynağı da metnin yazarı Civan Canova’nın tiyatroya ilgilenmeye başladığım zamanlarda okuduğum ilk yazarlardan olması. Aynı zamanlarda izlediğim “Ful Yaprakları” oyunu benim için çok özeldir. Bu sezon Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenen “Düğün Şarkısı”’ ise bana çok hitap etmedi. Bununla beraber “Evaristo” oyununu gerek metin gerek reji gerek oyunculuk gerek de ışık ve mekân tasarımı açısından çok beğendim.

Kendini ilk bakışta ele vermeyen bir oyun “Evaristo…” Çöp ev benzeri bir sığınakta geçmekte. Sığınağa uygun loş ışıkta “Evaristo”nun hikâyesine tanık oluruz ve öykü ilerledikçe taşlar yerine oturur. Tabi bu arada, her repliğin altını çizmek lazım. Özenle hazırlandığı belli olan bu oyuna hakkını teslim etmek için büyük bir dikkatle takip etmek gerekiyor. Girişte yazdığım gibi “insanlık tarihi dediğin nedir ki, çuval çuvak kül” repliği oyunun önemli bir mesajı. Her ne kadar temel olarak 2. Dünya Savaşı yıllarını konu alsa da, Evaristo bugünden de bahsediyor. “Vietnam’dan Sırbistan’a kadar pek çok yerde savaş oldu” repliği 1940’lardan günümüze kadar olan savaşlara gönderme yapıyor. Bu açıdan bakıldığında oyun broşüründe de değinildiği gibi karanlık ( ki loş ışığın bu karanlığı yansıtmada çok önemli olduğunu düşünüyorum) ve sert bir oyunla karşı karşıyayız. Fakat bu sertlik Ayşenil Şamlıoğlu’nun, karakterini yansıtırken geçirdiği anlık değişimler ve dönüşümlerle mizahi bir anlatıma da göz kırpıyor. Oyunculuk açısından ele alırsam, “Evaristo” her zaman her yerde karşılaşılmayacak bir karakter olduğundan seyirciyle arasına koyduğu mesafeyi başarıyla hissettiriyor. Karakterle bağdaşmamanın da seyirciye düşünme ve tanıma fırsatı verdiğini düşünüyorum. Bu açıdan Nihal Koldaş’ın rejisini ve Ayşenil Şamlıoğlu’nun oyunculuğunu çok başarılı buldum.
                                          

Oyun, sizi belki hemen içine almıyor, bu açıdan seyirciye de görev düşüyor, ne var ki oyunu algıladıktan sonra, böyle bir oyun izlemenin hazzını da yaşıyorsunuz. Ben, “6 Üstü Oyun Projesi”’nin iki oyununu da çok sevdim, diğerlerini de merakla beklemekteyim… İlk durak “6 Üstü Oyun/3: Tık Tıkıdı Tıkılap”.
                                        

 

28 Şubat 2013 Perşembe

"KİMSENİN ÖLMEDİĞİ BİR GÜNÜN ERTESİYDİ”


                   “KİMSENİN ÖLMEDİĞİ BİR GÜNÜN ERTESİYDİ”

                                 “Bizi ecel gelip almaz…”

 

Yazan: Ebru Nihan Celkan                                 

Yöneten ve Oynayan: Sumru Yavrucuk

Dramaturji: Sumru Yavrucuk-Onur Coşkun

Yönetmen Yardımcısı: Onur Coşkun

Mekân Tasarımı: Başak Özdoğan

Işık Tasarımı ve uygulama: İsmail Sağır

Müzik-Ses Tasarım: Berrak Artemiz

Efekt Uygulama: Onur Kiraz

Fotoğraf: James Hughes        

Beden dili kullanımı: İlyas Odman

Final Müziği ve Kayıt: Şirin Vatan/Ceyda Pirali

 

Kumbaracı50, benim için önemli tiyatrolardan biri. Her ne kadar bugüne kadar oynadıkları her oyunu göremesem de gördüklerim beni etkilemiş ve hepsi de “derdi olan” oyunlardı. Aralık ayında yeni projeleri “6 Üstü Oyun” kapsamında altı oyunluk, her ay biri prömiyer yapacak şekilde tek oyunculu oyunların ilki “Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi”.

Bugüne kadar eşcinsellik temalı oyunlar izlemiştim, hatta blog sayfamda da yorumlarımı yazmıştım. Ancak “transeksüellikten” bahseden bir oyunu ilk defa izliyordum. Esmeray’ın merak ettiğim oyunu “Cadının Bohçası”nı ise kaçırmıştım. Konuyla ilgili olarak ise Türk sinemasından “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar”, “Dönersen Islık Çal”, “Lola+ Bilidikid” filmlerini izlemiştim. Bir de If’te izlediğim ve fazlasıyla homofobik bir yapıya sahip olan toplumumuzun tamamının görmesini dilediğim “Benim Çocuğum” belgeseli var.

Konuyla ilgili olarak söylemek isterim ki, her şeyden önce toplumun bir bireyi olarak tüm bireylere saygı duymak zorundayız, sevmesek bile… Saygının sevgiden önce gelmesi gerektiğini düşünürüm. Fakat maalesef yaşadığımız toplumda saygıdan önce nefret geliyor ki nereden baksanız cinayetsiz geçen tek bir gün yok… Hatırlarsınız, yakın zamanda Doğu’da askerliğini yaptıktan sonra İstanbul’a, “normal” yaşantısına dönen Umut’un hikâyesinin anlatıldığı “Nerde Kalmıştık” oyununa dair izlenimlerimi yazmıştım bloğumda. Her iki oyun da -artık diğer oyunlarını da merak ettiğim-  Ebru Nihan Celkan’a ait ve bu oyunun kahramanının adı da “Umut”. Sanki herkesin “umut yok mu” dediği günümüzde inadına “var, hem de yanı başımızda”, (oyundan örnekleyecek olursam) “işte orada, o ağacın arkasında, bir bağırsan, dönüp bakacak” uzaklıkta… Önemli olan o umudu aşılayabilmek ve saygı duymayı öğretebilmek.

Oyunda, Umut (Sumru Yavrucuk), “bugün kimse ölmedi” diye başlıyor. Ne kadar alışılmadık değil mi? Ve güzel… Bir saat içerisinde bize çocukluğundan başlayarak, kısaca hayatını anlatıyor. Annesini, babasını, çevresini… Her ne kadar o akşam “gullum” (eğlence) yapacak olsa da bir anda gözleri doluyor, derken kahkahayı basıyor… Sorguladığım en önemli noktalardan birisi, “çocukken dua ederdim diyor, Allah’ım beni düzelt” diye, düşünün küçük bir çocuk ya da ergenliğinde biri nasıl bir baskı görüyorsa toplumdan, kendinden nefret ediyor ama asla korkak değil, her zaman hesap soruyor, gencecik çocukları bir copla yere yıkan polisten ve annesini kolluyor ya da kalkıp İstanbul’a ani bir kararla geliveriyor… Umut her zaman var, yaşadığı apartmanda onu seviyorlar, ama sevgi korumaya yetmiyor, üst kat komşusunu bir anda indirenler var, nefret baskın geliyor…

Beni etkileyen bir diğer olgu ise “bizi ecel almaz” cümlesi oldu, cahilliğime verin, ben çok uzun süre hapiste kalan ya da çok ağır toplumsal yaptırıma mahkûm bırakılan bir trans katili bilmiyorum. Ayrıca araştıracağım.

Sumru Yavrucuk’u ilk defa izledim. Dizi izlemediğimden ya da kendisinin bir filmini izlemediğim için kendisi hakkında bilgim söyleşileri ve eşin dostun “ şu dizide çok iyi oynuyor”  demesinden öteye gitmiyordu ancak bu oyundaki performansından sonra bundan sonra oynayacağı diğer oyunları da takip etmeyi istiyorum. Aynı zamanda oyunun yönetmeni de olan Yavrucuk, adeta kendinden çıkıp “Umut” oluyor. Performansının çok inandırıcı ve başarılı olduğunu söylemeliyim. Ayrıca Başak Özdoğan’ın mekân tasarımını da çok sevdim, Berrak Artemiz’in ses tasarımıyla birleşince, sahne bir anda otel odası, gece kulübü, park oluyor ve bu düzen çok başarılı bir şekilde sağlanıyor.

Son söz olarak şunu söylemeliyim, nefretin ve olumsuz duyguların toplumun kalkınmasına bir yararı olmadığı düşüncesindeyim. Saygı duyarak, iyi bir noktaya gelebiliriz ki kimse “insan eliyle” ölmesin.
                                 

6 Kasım 2012 Salı

DERDİMİ ANLATIYORUM: “DERTSİZ OYUN”


         DERDİMİ ANLATIYORUM: “DERTSİZ OYUN”
                               
                                    “Aferin”

Tasarlayan-Yöneten: Yiğit Sertdemir
Koreograf: İlyas Odman
Müzik Tasarımı: Onur Kahraman
Makyaj ve Kostüm Tasarımı: Candan Seda Balaban
Işık Tasarımı: İsmail Sağır
Fotoğraflar: Ali Güler-Şenay Yaşar

Seyredenler: Candan Seda Balaban, Ebru Gözdaşoğlu, Gülhan Kadim, İlyas Odman, İsmail Sağır, Murat Kapu, Onur Tuna, Sabahattin Yakut, Seda Yürük, Selen Şeşen, Sinem Öcalır, Şirin Keskin

Kaç zamandır tiyatro seyircisi ile ilgili düşüncelerimi yazmak istiyordum. Özellikle Türkiye seyircisi ile ilgili düşüncelerimi... Salon salon seyirciler hakkında istatistik bilgi verebilecek konuma gelince ve dün akşam da geçen gün yorumunu yazmış olduğum “Gerçek Hayattan Alınmıştır” adlı başlangıç oyunun -ikincisi Barzo ile Konserve’yi izlemeye henüz fırsat bulamadığımdan-  üçüncüsü olan ve “seyircilik” halleri üzerine bir oyun olan “Dersiz Oyun”’u izleyince bu yazıyı kaleme almak istedim.

Sözsüz bir oyunla karşı karşıyayız. Karşımızda biri yer gösteren görevli olmak üzere on iki seyirci var. Bizlere mimik ve jestlerle “seyircilik hallerini”  anlatıyorlar.
Bugüne kadarki seyircilik deneyimlerimden yola çıkacak olursam, “oyuncular boş salonlara oynuyorlar” görüşünü gayet ciddi sayılarla çürütebilirim. Fakat niteliksel anlamda  -oyunun da bahsettiği üzere-  “kim ne anlar” sorusunun cevabını vermek güç. 

Tiyatroya kimler gelir? Tiyatro öğrencileri, izleyecekleri tiyatro ile ilgili “ödev yapmak zorunda kalan” öğrenciler, sanat meraklıları, “hadi bir değişiklik yapalım, tiyatroya gidelim” diyenler, ev hanımları, iş adamları/ iş kadınları, çalışanlar, çalışmayanlar, vs… Sinema salonunda patlamış mısır yiyen bir toplum insanlarını çok daha ciddi bir disipline sahip olan tiyatroya alıştırmak, çok da kolay olmasa gerek. Belki de toplumca, okullarda “sanat nasıl yapılır, nasıl izlenir, nasıl sorgulanır” gibi derslerle pişmemiz gerekiyor. Sanatın etkileyici, dönüştürücü etkisini göz önüne aldığım için bunları söylüyorum, kendimizi bu ortamın içinde hissedebilmek için ve yine kendimizi geliştirebilmek için.

Türk seyircisi denince aklıma gelen ilk nokta oyunda açık bırakılan cep telefonları ve bu telefonlar çalınca seyircilerin -haklı olarak- yadırgayan bakışları ve tepkileri olur. “Farkında mısınız oyun başlayalı beş dakika oldu!”demek istersiniz.

Daha sonra oyunu anla-ya-madığı için sıkılmalar, esnemeler gelir. Elbette her seyirci her oyunu sevecek diye bir kural yok, her oyun herkese hitap etmeyebilir ancak yine de oyunu anlamak için bir çaba sarf etmek gerekir. Bu adeta sanat filmlerini “durağan” bulan seyircinin, anlamaya karşı bir tepkisidir. Benim de sevmediğim oyunlar oluyor, ancak o zaman bu durumun yüzde ellisini kendime yüklüyorum, “ben anlayamadım” diye. Tabi ki yeterince emek verilmemiş oyunlar da oluyor ancak burada bahsetmek istediğim, seyircinin algı düzeyi.

Üçüncü olarak, oyunda fısıltıyla yorumlar yapılır. Ne kadar dikkat dağıtıcıdır, değil mi?

Peki, her şeyden öte ya oturmasını bilmeyenlere ne demeli?

İşte “Dertsiz Oyun” çok büyük bir dertle karşımızda duruyor. Oyunun ilk yarısı bahsettiğim seyircilik halleri üzerine. İkinci kısımda ise seyircilerimiz dönüşüyorlar. Kendi bireysel güçlerimizi fark edip, çevremizi de değiştirebiliriz şeklinde yorumladım ben.

Ekipte yazan-yöneten Yiğit Sertdemir dışında, bir tek İlyas Odman’ı daha önce izlemiştim, Cam Adımlar’da. Şarap kadehlerinin üzerindeki gösterisi çok etkileyiciydi.

Son olarak, iki seçenek çıkıyor karşımıza, ya kendimizi geliştirmeyeceğiz, tiyatro ile ilişkimiz her zaman problemli kalacak ya da tiyatro sayesinde algı düzeyimizi açarak dönüşeceğiz ve toplum olarak daha üst konumlara yerleşeceğiz. İşte asıl o zaman “aferin”i hak etmişiz demektir, haksız mıyım?


                                               
                                 

3 Kasım 2012 Cumartesi

GERÇEK HAYATTAN ALINMIŞTIR


              GERÇEK HAYATTAN ALINMIŞTIR

                                                                "-Nasıl bu hale geldin sen?
 -Amanın! 30 sene sonra gelen soruya da bak sen! Sistem beni bu hale getirdi. Ya... Kaka sistem!"

Yazan: Yiğit Sertdemir

Yöneten: Arif Akkaya

Oynayanlar: Tomris İncer, Yiğit Sertdemir

Mekân ve Kostüm Tasarımı: Arif Akkaya, Yiğit Sertdemir, Tomris İncer, Gülhan Kadim

Işık Tasarımı: Arif Akkaya

Fotoğraflar: Gülay Yiğitcan, Alikemal Karasu / Klik Stüdyo

Hayata dair “soruları”, “sorunları” olan oyunları seviyorum. Bu sorunlar kimi zaman toplumsal kimi zaman da kişisel olabilir. Yeter ki, düşündürsün. Kumbaracı50 ve Arif Akkaya isimleri yan yana gelince ise, düşündürmeyen bir oyun düşünmek imkânsız. Yiğit Sertdemir’i Kumbaracı50 dışında iki sezon önce Şehir Tiyatroları’nda hem yazıp- yönetip, hem de oynadığı “Surname 2010” oyunundan tanıyorum. Arif Akkaya’yı ise yine Şehir Tiyatroları’nda yönettiği “Arzunun Onda Dokuzu( Dokuz Kadın)” ve “Otobüs” gibi önemli sorunlara parmak basan oyunların yönetmeni olarak tanıyorum. Özellikle “Arzunun Onda Dokuzu”’nun beni çok etkileyen bir oyun olduğunu söylemeliyim. “Otobüs” ise geçen sezon sonunda yaşanan Şehir Tiyatroları karmaşasında eleştiri oklarına hedef olmuştu. Kaldırılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığına göre hiç de boş bir oyun olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
“Gerçek Hayattan Alınmıştır” ise Kumbaracı50 üçlemesinin ilk oyunu. İkincisi “Barzo İle Konserve”, üçüncüsü ise önümüzdeki günlerde izleyeceğim “Dertsiz Oyun”.  

Psikolojik derinliğe sahip bir oyunla karşı karşıyayız. Bir anne-oğul buluşmasından ortaya ne çıkar? Duygusal sahneler mi, tartışmalar mı, şiddet mi, özlem mi? Bu satırları yazarken aklıma İngmar Bergman’ın “Güz Sonatı” filmi geliyor. Nasıl ki film İngrid Bergman ile Liv Ullman arasındaki geçmişe dair hesaplaşmaya dayanırsa, bu oyunda da bir anne ve oğul arasındaki hesaplaşmaya tanık oluyoruz. Burada olayın çıkış noktasını anlatacak değilim elbet. Beni asıl etkileyen, bir çocuğun sevgisiz kalıp, mutsuz bir 35 yılı içine atıp, yıllardan sonra bunu annesiyle paylaşması… Belki daha önce paylaşmıştır, paylaşmak istemiştir -annesi onu dinlemiş midir bilinmez- ama nihayetinde yıllar sonra bir hesaplaşma başlar. “35 yıllık az kullanılmış mutsuz bir hayat…” İnsan olarak, genellikle, her şeyi başkasına yüklüyoruz, kendimizi sorgulamıyoruz, derinlik aramıyoruz, anlamıyoruz, anlamak istemiyoruz, kendimizi yormuyor, çaba göstermiyoruz… Neden demiyoruz, nasıl demiyoruz. Oğul bunu anlamış olmalı ki annesine hesap sorar. ( oyunda bu hesabın şiddeti gitgide artacaktır) Anne ise (bunca yıl sonra pişman olmasını beklemek, çok mu iyimserce olur?) çok da oralı değildir, daha doğrusu kendince sebepleri vardır, kendine göre haklıdır, (ah şu haklılığın haksız terazisi, çoğu zaman insanın hep kendi tarafına çekiyor) peki çocuğunu anlamak ister mi? Görünürde acımasız değildir oysa, burnu kanayan, kusan oğluna peçete verir vermesine ama daha fazlasını şimdiye kadar verememiştir belli ki…

Bu saydıklarım, oyunun bana düşündürdükleri. Ama replikler arasında daha pek soruna göz kırpılıyor: 70’lerin siyasi ortamı, “yetmez ama evet” sloganıyla günümüz, kuşak çatışması ve tabi tiyatro. Kendi ilgi alanıma rahatlıkla girdiği için tiyatro ile ilgili kısımlar da özellikle ilgimi çekti. Bugün bile maalesef, bazı tiyatrolarda gerçek ses yerine abartılı konuşma tarzıyla karşı karşıyayız, bu beni de oyundan soğutan, oyunun içine girmemi engelleyen bir unsur. Doğallık çok önemli. Bu sebeple Tomris İncer ve Yiğit Sertdemir’i sade ve etkili oyunculuklarından ötürü tebrik etmek isterim. Bloğumu takip edenler hatırlayacaklardır, Tomris İncer’den birkaç ay önce “Dünyanın Ortasında Bir Yer” oyunundan sonra bahsetmiştim, Şehir Tiyatrolarındaki son oyunuydu ve ne kadar şanslıyız ki sanatsal yaşamına devam ediyor böyle önemli bir oyuncumuz. Kostümünü de ayrıca beğendiğimi eklemeliyim. Her şey gayet sadeydi ve bir o kadar da etkili. Ne de olsa gücünü bizlerden ve gerçek hayattan alan bir oyun “Gerçek Hayattan Alınmıştır…” Şiddetle tavsiye ederim!