SİTEYE DAİR

Öncelikle hoşgeldiniz... Bloğumu 2012 martında heyecanla açtığımda, izlediğim oyunların bende yarattığı etkiyi ve birikimim yettiğince bu oyunları yorumlamayı ve paylaşmayı amaçlamıştım. Sanatın pek çok alanıyla ilgili olmama rağmen tiyatro ile akademik anlamda bir bağım yoktu, çevirmen olduğum için "Tiyatro Çevirmenliği" çok ilgimi çeken bir alandı. Kendimi geliştirebilmek adına pek çok oyun izledim, okudum, araştırdım, düşündüm. Halen devam eden ve edecek olan bu süreç, tiyatroya olan sevgimin dışında ayrı bir bilinç ve birikim kazandırdı. Bundan sonra oyunlarla ilgili yazılar dışında, tiyatroyla ilgili farklı paylaşımlar da yapmak niyetindeyim, çünkü sanat insanın ruhunu zenginleştirir. Bu zenginliği her zaman paylaşmak dileğiyle, Onur.
Eyüp Emre Uçaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eyüp Emre Uçaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Şubat 2014 Cumartesi

KÜÇÜK


KÜÇÜK

Yazan
Sami Berat Marçalı                        
Yöneten
Eyüp Emre Uçaray
Yardımcı Yönetmen
Neslihan Arslan
Dramaturgi
Meltem Özkeklik
Oynayanlar
Barış Gönenen
Veda Yurtsever İpek
Memetcan Diper
Esme Madra
Tuğçe Altuğ

Reji Asistanı
İnci Sefa Cingöz
Dekor/Kostüm
Arzu Koç
Işık
Erkan Kolçak Köstendil
Müzik
Doğacan Oflas, Onur Antik, Deniz Özen
Efekt
Güney Zeki Göker
Teknik Uygulama

Ece Bengisu Erk

Fotoğraf/Afiş
Gizem Bentürk, Alp Babür
Video
Ali Tansu Turhan
Süre
80’

 

“Şiddet” toplumumuzda hemen her türlü yerde gözlemleyebildiğimiz bir olgu. Gelişmişlik düzeyimiz (!) toplumumuzda bol bol nefret ve şiddet uygulanmasına imkân sağlıyor. Kaynaklara göre “bir toplum sağlığı sorunu” olarak değerlendirilen bu kavramı internette araştırdığınızda ne yazık ki ülkemiz barındırdığı bu sorunla oldukça büyük yer kaplıyor. Özellikle kadınlara, çocuklara, LGBT bireylere uygulanan şiddetin pek çok örneğini hemen her gün gazete, tv ya da dijital medya yoluyla hepimiz görüyoruz, görmediğimiz örneklerin ise hiç de az olmadığını tahmin etmek güç değil. Bu bağlamda İkincikat’ın “Küçük” oyunu bir örneği temel alarak çocuk ve gençlerdeki  “şiddet” olgusunu sunuyor bizlere.

SOSYAL PSİKOLOJİK VERİLER: “SİZ NASIL BU HALE GELDİNİZ?”

Oyunda, dört gencin bir seks işçisine yönelik şiddetine tanık olurken, yakın tarihimizdeki çeşitli şiddet örneklerine yapılan göndermelere de şahit oluyoruz:  Münevver Karabulut cinayeti,  Mardin’deki bir düğünde altmış kişinin öldürülmesi… Bu örnekler üzerinden Doğu-Batı örneklemesi de yapılarak şiddet kavramının evrensel oluşunu, yalnızca herhangi bir kültüre atfedilemeyeceği sonucuna da varabiliriz.  Çünkü şiddet evrenseldir ama ne var ki Türkiye’de en üst seviyelerdedir. 

Oyunun ana karakteri Tuğrul (Barış Gönenen), şiddet olgusu bağlamında önemli bir karakter, çünkü “eşcinsel oluşundan” şüphelenilen ve “gerçek” bir erkek olduğunu kanıtlaması beklenen bir genç. “Kibar” onun için olumsuz bir tanımlama.  Esra (Esme Madra) ise Tuğrul “işkence yapmak için korkmayan, cesur bir erkek!” olduğunu kanıtlarsa ve eğer bu işin sonunda kendisiyle beraber de olursa, tüm okula aslında Tuğrul’un “ gay değil, çok sert bir erkek olduğunu, bunu onunla beraber olunca öğrendiği” dedikodusunu yayacağını vaat eder. Bu iki örnek üzerinde duruyorum çünkü uç değil aksine “kadın” ve “gay ya da gay olmasa dahi toplumda beklenen kahraman erkek karakterini oynamayan erkek”lere bakışı yansıtıyor. Seks işçisinin “sen ne olduğunu bilmiyor musun?” sorusunu basit bir soru olarak ele alamayız.

 Küçük bir özel okul- devlet okulu karşılaştırmasıyla beraber “ailenin ilgilendiği tek şey okulun içinde olmak, okulda neler olup bitiyor umurlarında değil” cümlesi, eğitim sistemine dair önemli bir soru işareti.

 Bir yandan seks işçilerine bakışı bir kez daha görürüz:  “Fahişelere kim inanır, sen orospusun!”

 “Televizyonda bunları (işkence) yapıyorlar, kimse ölüyor mu?” repliği ise televizyonlarda yayınlanan şiddet içerikli yayınların bu şiddeti körüklediğinin yeterli bir kanıtı.

Esra,  annesinin kendisine hiçbir zaman “Nasılsın Esra, iyi misin” dememesinden yakınıyor. 

Saydığım bu örnekler, kesinlikle tekil veya hiçbir yerde rastlayamayacağınız olaylar değil, aksine toplumun önemli olguları. Çok önemli sosyal psikolojik veriler sağlıyorlar. Oyunda seks işçisi kadının sorduğu gibi “siz nasıl bu hale geldiniz” sorusu, bu oyunun ana mesajı.  Sevgisizlik, ilgisizlik, anlayışsızlık -bence- bu sorunun cevabıdır. Ama tabi ki derinlemesine çözümleme yapılması toplum adına yararlı olacaktır. Ben bu yüzden bu oyunu çok önemli buluyorum ve bu küçük gözüken “olguları” gözlemleyip bu metinde birleştiren Sami Berat Marçalı’yı tebrik ediyorum.

 
TEATRAL AÇIDAN “SALO YA DA SODOM’UN 120 GÜNÜ”NÜ SAHNEDE İZLEDİĞİNİZİ DÜŞÜNÜN

Tüm bu şiddetlerden bahsetmişken, oyunun 1975 yapımı Pier Paolo Pasolini’nin son filmi “Salo ya da Sodom’un 120 Günü”ne gönderme yaptığını da belirteyim. İtalya’daki faşizmi anlatan “Salo”yu izleyenlerin çoğu, izlenmesi kolay bir film olmadığı konusunda bana hak vereceklerdir. Çeşitli işkence sahnelerinden oluşan bu film, izlediğinden kolay kolay rahatsız olmayan benim gibi bir seyirciyi dahi “rahatsız” etmeyi başarmıştı. Bu “rahatsızlık” Eyüp Emre Uçaray’ın rejisinde de aynı sertlikte mevcut. Fakat bu “rahatsızlık” kavramını şu açıdan önemsiyorum:  İşlenen konu, basit bir “öyle bir metin alalım ve çarpıcı, kanlı bir oyun yapalım” fikri değil. Evet, kanlı ve şiddetli bir oyunla karşı karşıyayız ama bu metnin sahiciliği, bence o sertlikte bir rejiyi gerektiriyor. Durumun vehametinin anlaşılması açısından. Bununla ilgili bir diğer düşüncemi yazımın sonunda ayrıca belirteceğim.

Oyuncu ekibinde Veda Yurtsever İpek’in olması benim için heyecan vericiydi. Daha önce Devlet Tiyatrolarında “Yanık” oyunuyla izlediğim, bu sezon aynı zamanda yine Devlet Tiyatrolarında “Üç Kız Kardeş” oyununda rol alan İpek’i “Tiyatro Tiyatro Dergisi”nin geçen ekim sayısında okumuş çalışkanlığını ve emeğini takdir etmiştim. Oyunculuk okumak isteyen, ilgi duyan herkesin de o söyleşiyi ya da özgeçmişini okuması gerektiğini düşünüyorum, özellikle azimli olma konusunda. Başbakana Devlet Tiyatrolarıyla ilgili yazdığı mektupla da ayrıca takdir ettiğim İpek,  “Küçük”te oynadığı bu “kurban” rolünde,  oyunun başında, konuşma tarzıyla, vücudunu kullanışıyla oldukça etkin bir role sahip.  Metin gereği, oyunun büyük bölümünü yatakta bağlı bir şekilde geçirdiği ve ağırlık da bir süre sonra diğer karakterlere kaydığı için  “keşke daha fazla konuşabilseydi, daha etkin olabilseydi”  diye düşündüm zira oyunculuğundan çok keyif aldım.  Tabi, bunu, metnin işleyişinden bağımsız, Veda Hanım’ın oyunculuğunu beğendiğim için söylüyorum.

Kendi jenerasyonumdan oyunculuğunu çok beğendiğim bir isim de “Barış Gönenen”.  “Limonata” oyunuyla tanıdığım, daha sonra “Nerde Kalmıştık” ve “Uğrak Yeri” oyunlarında da izlediğim Gönenen, izlerken heyecan duyduğum oyunculardan. Tuğrul karakterinin gerektirdiği gel-gitleri çok iyi yansıtıyor.

Oyunun diğer karakterlerine can veren isimlerse Esme Madra, Tuğçe Altuğ ve Memetcan Diper.  Gayet tutarlı oyunculuklar sergiliyorlar. Hepsinin karakterlerini özümsediğini düşünüyorum zira inandırıcılıkları konumunda aksayan hiçbir taraf göremedim.

Dört gencin de kırmızı giyinmesi ise anlamlandıramadığım bir nokta. Kanı ve şiddeti anımsatması düşünülmüş olabilir ama olmasa da aynı etkiyi de yaratırdı düşüncesindeyim.

Önemli bulduğum bu metin, sert bir reji ve bu sert rejiye uygun düşen oyunculuklarla bütünleşince, oyunun mesajı ortaya konmuş oluyor.

PEKİ, MESAJ YERİNE ULAŞIR MI?

Burada bir parantez açıp şunu da belirtmek istiyorum: Ben Türkiye’yi anlatan, buranın derdinden bahseden ve bu meseleleri göz önünde tutan oyunları  -evrensel bir konudan bahsetmediği sürece- yabancı oyunlardan daha fazla önemsiyorum. Çünkü bunların bir çözüm bulmanın yanında, işlenmesi, unutturulmaması gerektiği inancındayım. Ne var ki, sıkıntılı bir hayat yaşayan ve tiyatroda hoşça vakit geçirmek, komedi izlemek, ya da dramsa da “arada gülmeli” aşk hikâyesi izlemek isteyenler de olacaktır. Onlara da hak veriyorum. Yazımın başında belirttiğim gibi Türkiye, şiddetin tavan yaptığı ülkelerden. Aileden başlayıp ömür boyu süren türlü fiziksel/ruhsal şiddetlere maruz kalan bireylerimiz var. Bu açıdan bakıldığında hakikaten bu kişilerin tiyatroda “hafif” şeyler izleme istekleri göz ardı edilmemeli. Bir yanıyla katıldığım “Tiyatro sadece güldürmez, düşündürmeli, bir fikir öne sürmeli, tartışmalı, iz bırakmalıdır” fikri toplumsal koşullarımızı düşününce yüzde yüz haklılığını teslim edebildiğim bir düşünce olmuyor. Evet, tiyatro,  olmuş ya da olmakta olandan bahsetmeli, gündemi takip etmeli, bir olayı ya da olguyu sunmalıdır ama bu, “seyirci tarafından nasıl karşılık görür” sorusunu ortaya koyuyor. Bunu yalnızca bu oyun özelinde değil, genel anlamda sorguluyorum, bekleyip göreceğiz. Tiyatro kurumu her ne kadar “farkındalık” işlevini sunup, payına düşeni yapsa da oyunun mesajı ilgili kişilere ulaşmadıkça, işlevini tamamlamış sayılmamalı.

Bu noktada ise karşı tarafa, oyunun “ alıcısına” önemli bir görev düşüyor.  Bu oyunu özellikle sosyologların ve psikologların izlemesi gerektiğini düşünüyorum. İkincikat, bu önemli sorunu tüm gerçekliğiyle önümüze sunmuş. Duyarlı seyirciler, elbette bu şiddete tepki göstermek gerektiği bilinciyle çeşitli eylemlerde bulunurlar. Ancak bu tepkilerin çoğu bireysel olacaktır. Daha ciddi önlemler alınması ve bu olgunun çözümlenmesi konusunda disiplinli bir çalışma yapacak kişiler, sosyal psikologlar ve halkı bilinçlendirme konusunda yetki sahibi diğer ilgili meslek mensuplarıdır. “Küçük”ü özellikle onların izlemeleri ve üzerine düşünmeleri gerektiğine inanıyorum. Bu oyunun sunulan mesajı, ancak gereken taraf tarafından idrak edildikten ve çözümlenmeye karar verildikten sonra yerine ulaşmış olur.
 
 
 

28 Kasım 2012 Çarşamba

"BARSELO"


                                      BARSELO
      
         “Bu dünyada anandan başka hiçbir kadına güvenmeyeceksin!”

Yazan: Alper Kul
Yöneten: Eyüp Emre Uçaray
Yard. Yönetmen: Heves Duygu Tüzün
Oynayanlar: Ismail Karagöz (Pepe)
Deniz Celiloğlu (Jaws)
Musab Ekici (Lapa)
Emre Yetim (Kama)
Elit Çam (Polianna)
Aslı Menaz (Madonna)
Canan Atalay (Yael)

Dün akşamki tiyatro durağım İkincikat’tı. Alper Kul’un yazıp Eyüp Emre Uçaray’ın yönettiği “Barselo” adlı bu yeni oyun, Doğu’dan İstanbul’a gelen bir gencin “erkek olabilme”  ve erkek egemen toplumda “kendini var edebilme” durumunu anlatıyor.

Oyun beni iki açıdan oldukça düşündürdü: İlki, toplumumuzun ne zaman bu erkeklik hegemonyasından kurtulacağı oldu. Tahmin edileceği gibi cinsiyetçiliğin de dini ve etnik ayrımcılıktan hiçbir farkı yoktur. Bu durum kadın- erkek arasındaki eşitsizlikte görülebileceği gibi erkek-erkek veya kadın- kadın arasındaki insan hakları eşitsizliğinde de görülebilir. Bir delikanlı, “tam anlamıyla” erkek olmalıdır ki (en azından kendi çevresinde) söz sahibi olsun. Tabi ki heteroseksüel bir erkek olması itibarını kazanması için çok önemli bir adımdır ama hayat kadınlarıyla adım atılan erkeklik dünyasında en ufak bir hata kabul kaldırmamaktadır zira herkesin bir üstü vardır. “Racon” böyledir… Bu anlayış kadınlara kullanılması gereken meta olarak bakar. Yalnızca annelik kavramı kutsaldır. Ona güvenilebilir. Burada aklıma daha önce yine İkincikat’ta izlediğim “Yok Oğlum Biz Evdeyiz” adlı oyundaki bir replik geldi: Eşcinselliği aktif ya da pasif olma durumuna göre ayıran bir erkeklik anlayışı vardı orada. Çok genel bir kanıyı ele aldığı için bu homofobik anlayışı “Barselo”’nun karakterlerinde de görmek mümkün. “Gerçek” bir erkek dilerse kadının da erkeğin de( cinsel anlamda) hakkından gelir. Yeter ki “eşcinsel” olmasın. İşte algılamada sıkıntı çektiğim sorun da burada doğuyor: Bu karakterler bana ve eşitlik yanlısı insan anlayışına çok uzak ama sorunlar çok yakın. 

Oyundan çıktığımızda Beyoğlu’nda etek giymiş İskoç erkekler gördük. Bense “Pepeler (oyunun önemli karakteri) hemen bunların hakkından gelir” dedim. Ne kadar acı bir durumla karşı karşıyayız değil mi? Hemen yanı başımızda bir sürü Pepe, bir sürü Jaws ve bir sürü Lapa var. Bir de kadınlar… Kimileri insan tacirlerinin eline düşmüş ve çaresi kalmamış kadınlar… Bu açıdan baktığımızda oyunda büyük bir gerçeklik olgusu var. Bu olgu, başarılı bir metin, sahneleme ve oyuncuklarla pekişmiş. Özellikle İsmail Karagöz, Musab Ekici ve Canan Atalay’ın oyunculukları çok başarılıydı.

Oyunda, beni düşündüren ikinci nokta ise oyunun daha önce izlediğim “Yok Oğlum Biz Evdeyiz” ve “Aut”’a benzemesi. İkincisi yine bir Alper Kul-Eyüp Emre Uçaray işbirliğiydi. Az evvel metnin başarılı olduğunu söyledim, bu özellikle “Aut”’u görmemiş seyirciler için daha fazla geçerlidir. Metni tek başına ele alırsak hiçbir eksi tarafı yok, bana sadece aşırı derecede Aut’u anımsattı. “Bir yazar için benzer konulu oyunlar yazmak problem midir” diye düşündüm bir an, önemli konulardan bahsettiği sürece sorun olmaz ama tekrara da düşmemelidir diye düşünüyorum. Bu oyun bir tekrar değil, belki bir devam oyunu olabilir ama bundan sonrası ne olacak diye merak etmiyor değilim. Zira bir süre sonra her gün yollarda karşılaştığımız, bazen dik dik bakan, bazen bağıran bazen birilerini vuran ya da bıçaklayan “ağır abileri” sahnede görmek sıkıcı duruma da dönüşebilir.

Not: Oyun yeni olduğu için görsel bulunmuyor ancak burada paylaşmak için takipte olacağım.

15 Eylül 2012 Cumartesi

AUT


                                 AUT

    “Kötülükten gördüğüm iyiliği başka hiçbir şeyden görmedim…”

Yazan: Alper Kul- Özgür Ozgülgün
Yöneten: Eyüp Emre Uçaray
Yardımcı Yönetmen: Heves Duygu Tüzün
Oynayanlar:      Ferit Kaya (Sarı)
                         Erkan Kolçak Köstendil (Zehir)
                        Taner Ölmez (Boza)
                         İhsan Ceylan (Fidel)
                        Sinan Arslan (Öcü)
                        Ömer Güneş (Çocuk)
                       Volkan Çolpan (Oswald)
                       Doğan Kecin (Reis)
                       İncinur Daşdemir (Manita)          

                                                                

İnsan, hayatında kendini geliştirmek istiyorsa ilgisini hemen her konuda duyarlı bir düzeyde tutmalı diye düşünürüm… “Aut” benim bu amaçla bilet aldığım bir oyundu. Çünkü futbolla özel bir alakam olmamasına rağmen, bu yola baş koyan “koyu fanatikleri” daha yakından tanımanın bakış açımı zenginleştireceğini düşünüyordum. Bahsettiğim ““koyu fanatikleri” daha yakından tanımak için maça gidilemez mi?”, ya da “maç muhabbeti yapılan ortamlar yeterli değil midir?” diye de sorulabilir bu noktada, ne var ki oyunculuklar ve oyunun kesinlikle sığ bir anlatıma sahip olmaması, oyunu etkileyici kılıyor.

Oyunu izledikten sonra, benim düşündüğüm nokta ise futboldan çok futbolu bir nevi bir din gibi görüp, ona imanla bağlananlar, futbol için gerekirse canını vermekten kaçınmayan, onun için kapı tutan, adam paketleyen, kavga eden insanların psikolojileri… “Aut”’u izlerken hem gülüyor hem düşünüyorsunuz… Benim düşündüğüm nokta ise işte bu psikolojik noktaydı… Tabi bu yazıda, fanatikliğin derinlemesine sosyolojik boyutlarından bahsetmeyeceğim ama bahsettiğim bu insanlar kazanılması ve topluma kazandırılması gereken insanlar, hayatları yukarılardan gelecek bir iş telefonunun ucunda olan bir insan kendi hayatına ne kadar değer verebilir ki?

Herkesin ilgi alanı farklıdır, benim ilgi alanımın futbol olmaması, futbol seven insanları küçük göreceğim anlamına kesinlikle gelmez fakat hayatları bir şekilde kaybedilmiş ve hayatın kenarında yaşayan bu insanların bir şekilde topluma zararlı konumdan faydalı konuma geçirilmeleri gerekir… Kaynağı barış ve adalet olan bir sporu kim niye istemesin ki?

Bahsettiğim “kazanılması gereken insanlar” sözünü biraz daha açayım. Bir grup taraftar, hayatlarında en çok sevdikleri bir  “manita”, bir de takımları… Onlar için hiçbir şey bu iki öğenin yerini alamaz, zaten alması için onlara bir şans verilmiş midir? Bu insanların eğitimleri nasıldır, var mıdır?  Niçin takımlarını her şeyin üstünde tutarlar? Kendilerini bu şekilde mi ifade ederler? Dostlukları nasıldır? Birbirlerine güvenirler mi yoksa birbirlerini satmak için fırsat mı kollarlar? Onları koruyan var mıdır? Harcanırlar mı, faydalanırlar mı? İşte, tüm bu soruların yanıtlarını asla yüzeysele inmeden, gayet başarılı oyunculuklarla bize gösteren bir oyun “Aut”. Özellikle Erkan Kolçak Köstendil’in oyunda gitgide sertleşen “Zehir” karakterini başarıyla yansıttığını düşünüyorum. Ayrıca Ferit Kaya, bugüne kadar, psikolojisini çok merak ettiğim ve çözmeye çalıştığım bir karakteri etkileyici bir şekilde oynuyordu.

Futbol hayatına ve fanatikliğe dair cevaplanması gereken onlarca soru var, fakat ben oyundan da hareketle beni en çok etkileyeni sizlere sorayım, bu insanlara “gerçek iyiliği” kim gösterecek ki kötülükten medet ummasınlar?

Bir hatırlatma: “Aut” bu gece son kez oynanacak ve yerleri tükenmiş, ama yazımda bahsettiğim soru ve sorunlar hala geçerli, oyunla beraber bitmeyecek. Toplumumuzun içinden çıkan bu karakterleri pek çok yerde görebilirsiniz…  


                                               
                                 

              

5 Eylül 2012 Çarşamba

KORKU TÜNELİ İLE TİYATRO SEZONUNU AÇMAK



        KORKU TÜNELİ İLE TİYATRO SEZONUNU AÇMAK

“Yaşam ne biliyor musun? Kanalizasyonda camdan bir kayık içinde yüzmek… Bokları sevmeyi öğrenmek zorundasın, yoksa yolculuk pek de zevkli olmuyor…”



YAZAN: PHİLİP RİDLEY
YÖNETEN: SAMİ BERAT MARÇALI
ÇEVİREN: ÖZLEM KARADAĞ
OYUNCULAR: MURAT MAHMUTYAZICIOĞLU
                          BANU ÇİÇEK BARUTÇUGİL
                          USHAN ÇAKIR
                          EYÜP EMRE UÇARAY
PROJE EKİBİ: EYÜP EMRE UÇARAY
                        HEVES DUYGU TÜZÜN
                        SAMİ BERAT MARÇALI
DRAMATURJİ: ÖZLEM KARADAĞ
MÜZİK-EFEKT TASARIM: ERSEN KUTLUK
IŞIK TASARIM: EYÜP EMRE UÇARAY
                           USHAN ÇAKIR
KOSTÜM TASARIM: HELUKA TOLAN
                                     MELTEM TOLAN
DEKOR TASARIM: MELTEM TOLAN
AFİŞ TASARIM: CEMRE YEŞİL

Yazıma başlarken yaklaşık üç aylık sabırlı bir bekleyiş sürecinin sonunda bir oyun izleyebilmenin, daha doğrusu 2012-2013 sezonunun ilk oyununu izleyebilmenin mutluluğunu sizlerle paylaşmak istiyorum… Misyonu geniş ve çok çeşitli olan sanatın tanımını elbette burada uzun uzadıya yazmayacağım fakat ne var ki beni eğitmesi, düşündürmesi, kendimle yüzleştirmesi açısından sanatın her dalı benim için çok önemli… Bir toplumda sağlıklı bireylerin oluşabilmesi ve o toplumun kendini hem medeni hem kültürel anlamda uluslararası düzeyde taşıyabilmesi için gerekli olanın da bu olanı düşünüyorum: Kendimizi tanımak ve yüzleşmek… Bu yüzden, sanatın hangi dalı olursa olsun, seçtiğim kitaplarda, filmlerde, tiyatro oyunlarında düşünmeyi ve o hikâyeyi kendi içimde yaşamayı çok severim, bunun geliştirici olduğuna inanırım, acı çekmek, kendimi acımasızca irdelemek pahasına hem de… Yoksa sadece “hoş vakit” geçirmiş olursunuz…   

İkincikat’la tanışmam geçen seneye rastlar, özellikle Limonata adlı oyunlarını çok beğenmiştim, hem konusu hem de oyunculuklarıyla… Yaptıkları anket sonucunda gösterimleri bitmiş oyunlarından tekrar sahnelenmesi en çok istenen “Korku Tüneli” adlı oyun olmuş. “Korku Tüneli” size az önce açıkladığım sanat görüşüme tamamen uyan ve düşündüren bir oyun. Tabi ki arada gülüyorsunuz ama biraz derine indiğiniz zaman kendi korkularınızı düşündürmeye çağırıyor metin sizi, izlediğiniz karakterlerden öte…

Salona girerken diğer İkincikat oyunlarında kullanılmayan, başka bir kapıdan, Haley(Banu Çiçek Barutçugil) ve Presley’in (           Murat Mahmutyazıcıoğlu) evlerinin kapısından giriyorsunuz salona ve bu alışık olmadığınız durum, sizi korku tüneline hazırlıyor… Korku demişken, doğaüstü, fantastik durumlar değil sözünü ettiğim, aksine insanın bizzat içinde olup asla yüzleşemediği, belki de -oyunda da belirtildiği gibi insanın korkuya olan ihtiyacından- yüzleşmek istemediği korku durumlarından bahsediyorum.

“İnsan korkuya neden ihtiyaç duyar?” ,“Bu durum normal midir? “,“Normal nedir?”  gibi soruların yanıtlarını düşünürken üstünüze bir kapı kapanıyor, bir de kilitlenip, zincirleniyor, korunacağız, tıpkı ikiz kardeşler Haley ve Presley gibi… Çikolata ile neşelenip, uyku hapları ve ilaçlarla sakinleşeceğiz, yoksa her an korkularımıza yenik düşebiliriz, bu bizim için çok kötü olur. Yine de bilinçaltımız hiçbir zaman anneciğimiz ve babacığımızın bizi nitelendirdiği gibi “uslu bir çocuk” değildir, onlar bizi her zaman dış dünyadan korumuş ve kollamış, bize dış dünyanın “kötü” bir yer olduğu duygusunu aşılamışlardır. Bilinçaltımız ise korkularla yüzleşmek ister, evlerimize tanımadığımız insanları almak pahasına bile olsa… Bir yanımız “hayır” dese bile, “hayır” aslında evet değil midir? Düşüneceğiz…  Haley’in rüyası bizi Hristiyanlık üzerine düşündürürken, Presley’in eve aldığı eğlence dünyasının yakışıklı ve çekici ismi Cosmo (Ushan Çakır) bizi 21.yüzyılın eğlence kavramı üzerine düşündürür. Yine eğlence dünyasının sorgulanmasından devam edersek, yüzü en kötü kâbuslardan bile daha kötü hale gelmiş ve bir maskenin altında yaşayan “korkunç”  Pitchfork (Eyüp Emre Uçaray) ise “aslında korkularımızı yanlış şeylere yönlendirdiğimizi” gösterdi bana. Zira, tanışmaları sırasında Presley, tokalaşmak için Pitchfork’un elini tutmak dahi istemez, oysa ki Pitchfork’un elleri çok yumuşaktır… Buna karşın, tekinsiz Cosmo’ya güvenir ve onu kızkardeşiyle evde baş başa bırakır. Burada korkuyu net bir şekilde tanımlamamız gerektiğini görüyoruz, bize “alışılmadık” gelen şeyler her zaman korkunç olmayabilir veya güvendiğimiz kimseler her zaman bu güvene sadık olmayabilirler…
Ben oyuna dair bunları düşündüm ve düşünmeye de halen devam ediyorum… 

Oyunculuklardan bahsetmem gerekirse, Banu Çiçek Barutçugil dışındaki tüm oyuncuları ilk defa sahnede seyrediyordum. Ushan Çakır’ı ise severek izlediğim “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi” filminde seyretmiştim…  Murat Mahmutyazıcıoğlu, bence bir oyunculuk dersi veriyor, oyunun başkarakteri olarak, temposunu düşürmeden ve abartmadan ve diğer karakterlerle paslaşarak… Özellikle Presley ve Cosmo’nun diyaloglarında Ushan Çakır ile çok iyi bir uyum yakaladıklarını düşünüyorum… Banu Çiçek Barutçugil’i daha önce Limonata’da izlemiştim ve bu defa onun daha farklı bir karakteri yine başarıyla oynadığını gördüm. Eyüp Emre Uçaray da kısa ama başarılı performansıyla dikkat çekiciydi…

Çikolata yemek güzeldir, ya da gerekirse uyku hapı alınabilir, fakat önce korkularımızla yüzleşmeliyiz, sebebini tanımalıyız, yoksa çikolatanın tadı ağzımızdan gidince ya da uykudan uyanınca yine benzeri şeyleri yaşarız… Yeni oyun sezonunda ve özellikle hayatınızda bol bol düşünmeniz dileğiyle!